Hearts Glitters


SANA OLAN SEVDAMDANDIR BİLESİN

cennetgozlum

23/7/2008 - Manolyam...



Hatırlar mısın bilmiyorum, bir keresinde seninle kırlarda yürüyorduk.. Benim elimde tırmanırken dayanabileyim diye aldığım uzun bir sopa vardı ve zaman zaman yanımdan geçen kertenkeleleri sopayla acımasızca eziyordum...

Sen o kadar güzeldin ki... Kertenkelelerin sana zarar vereceğini düşünüyordum, aslında dünyadaki herkesin ve her şeyin sana kötülük yapmasmdan korkuyordum. Bu nedenle bedenimi senin için siper etmiştim ve nereye gidersen git peşinden geliyordum.

Beyaz çiçekli büyük bir manolya ağacının altına oturup dinlenmiştik hani... Gövdesinin bir tarafında, görünür bir özsuyu damarı olduğunu hatırlıyorum, parmaklarımla bu damara dokunmuştum...

Manolyanın dibinde küçük bir su birikintisi vardı, içine ayaklarımızı sokup serinlemiştik. İlkbahardı ve dünya cennet bahçelerine benziyordu.

Yerle göğün arasında bir sürü kelebek uçuşuyordu, sanki bize eşlik etmek istiyorlar ama bir türlü yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı.

"Şunları görüyor musun?" demiştin parmağınla kelebekleri göstererek,

"Onlar bizim duygularımız olabilirler..."

"Duygu mu?" diye sormuştum söylediğin şeyden büyülenmiş gibi.

"Evet, birbirimize hissettiğimiz duygularımız olabilirler. Geceleri kelebek biçimine girerek bizi bulurlar ve düşlerimize eşlik ederler, bizi rüyalarımızda buluştururlar, kimi zaman da sevgi şenliği düzenlerler..." demiştin tatlı ela gözlerini bir kısıp bir açarak...

Ayaklarımız su birikintisinin içinde serinlerken ben, senin anlattıklarının büyüsüne kapılmıştım...


Evimizin koridor duvarında anlam veremediğim ve ne zaman görsem yüreğimin bir mengene ile sıkılıyormuş gibi hissi veren bir tablo vardı. Tam tamına bizim odamızın karşısına gelen duvardaydı...

Bana Hitchock'un profilden görüntüsüymüş gibi gelirdi ve ne zaman önünden geçsem, geceleri, gözlerimi onun gözleri ile buluşturmamaya özen gösterirdim. Yavaşça gelir ve yatağın kenarına ilişirdim...

Daha doğrusu önce seni seyrederdim, uyurken... Yatağın senin yattığın tarafında ayakta dikilip dakikalarca seni seyrederdim, merakla etrafa aval aval bakan kediler gibi sana bakardım...

Senin o huzurlu ve olup bitenden habersiz, savunmasız bir bebek gibi duran o masum görüntün karşısında ağlayasım gelirdi. Sonra gözümün önüne Hitchcock'un görüntüsü gelirdi, yeniden karanlığa ve umutsuzluğa kapılır, yapayalnız olmanın endişesini duyardım.

Ve sonra senin sıcaklığını arardım...


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/7/2008 - Hayalet...


"Deniz dalgalıydı ve ben daha dört yaşımdaydım, kırmızı bir mayom vardı. Sahil öğle güneşinin altında yanıp kavruluyordu, yerdeki taşlar pırıl pırıl parlıyor ve denizin koyu mavisi ile çok güçlü bir aykırılık oluşturuyorlardı.

Belime, üzerinde kırmızı elma resimlerinin olduğu simidimi geçirmiştim. Simidi iki elimle havaya kaldırmış, ter ter tepiniyordum. Dalgaların her şeyi alıp götüreceğini bile bile, ne olursa olsun denize girmek istiyordum.

"Denize girmek istiyorum!" diye haykırıyordum tiz sesimle, gözlerim yaşlı. Yerde hasıra uzanmış yatmakta olan babam hiçbir şey duymuyormuş numarası yapıyordu.

"Denize girmek istiyorum!" diye öyle çok tepindim ki babam yattığı yerden gözlerini açmaya mecbur kaldı, bıkkın ve hoşgörüsüz bakıyordu.

"Denize giremezsin," dedi "Deniz çok dalgalı".

"Ben de zaten onun için istiyorum ya," diye yanıtladım, "Dalgalarla oynamak istiyorum".

İstediğimi elde etmiş olmanın verdiği mutlulukla içimden gülüyordum ama yüzümde hâlâ acı çekiyormuşum gibi bir ifade vardı.

Deniz kıyısına koşarken iki elimle simidimi yukarıda tutmaya devam ediyordum. Babam da arkamdan gelmişti. Ayağımı denize soktum, buz gibiydi ama umurumda değildi.

"Su soğuk," demişti, "Çıkalım..."

Yanıt vermemiş ve su göğsüme kadar çıkıncaya kadar yürümeye devam etmiştim.
Gidebildiğim kadar gitmiştim, parmak uçlarım yere değiyordu, artık beni ve simidimi sürükleyen yalnızca dalgalardı. Babam hemen arkamdaydı ve benim sürekli "Baba hadi açılalım," dememden bıkmış, bezgin bezgin etrafa bakınıyordu. Yüzüyordum ve beni yukarıya, çok yukarıya kaldıran kocaman dalgalarla oynuyordum, belki de gülümsüyordum.

Beni yukarılara kaldırıp sonra aşağıya indiren güçlü iki kol gibiydiler. Korku ile kendimden geçme karışımı bir duygu içindeydim. Boğulmaktan korkmak ve bir an için, bir saniye için de olsa göklere çıkmış olmaktan ötürü kendimden geçmek...

Başımı çevirip ona baktığımda yüzündeki ifade artık sabırsızlıktan çok sancı çeken birisinin ifadesine dönüşmüştü.

O anda ona acımıştım, şortunun ıslanmış olduğunu görmüştüm ve onun üşümesinin kötü bir şey olduğunu düşünmüştüm. Acılı yüz ifadesini görmüştüm ve yüreğim sızlamıştı, sırf kendi oyunlarımı düşündüğüm için, bencilliğimden ötürü kendime kızmıştım.

"Baba, hadi çıkalım."

O koşa koşa sudan dışarı çıkmıştı. Bense kollarımı ve bacaklarımı çırpıyor, beni açığa atmaya çalışan dalgalara engel olmaya çalışıyordum.

Gözlerim yuvalarından fırlamış bir şekilde sahile yaklaşmaya çalışıyordum ama beceremiyordum. Bu arada hiçbir şey söylemiyordum da. Yüzündeki ifadeyi bir kez daha görmek istememiştim, tek başıma yapmalıydım. Sahile çıktığımda perişandım. O çoktan hasırına uzanmış, gazetesini okuyordu... "

Anımı bitirip yüzüne baktığımda, yüzünde ki ifade çok hoşuma gitmişti... Gözlerimin içine içine bakıyordun, o kadar yalındı ki bakışların...


Sabaha karşı bir ses beni uykumdan uyandırdı ve çalışma odasına doğru çağırdı. Kahverengi giysili, bilekleri kesilmiş bir kadındı... Korkuyla baktım ona, bana öyle bir sırıttı ki ağzı bir tarafa kaydı. Sık sık, özellikle de kâbus gördüğüm zamanlarda, haykırmamı, bağırıp yardım istememi, kaçıp kurtulmamı engelleyen bir ağırlık, bir baskı hissederim üzerimde. Uyanıkken de, gerçek yaşamımda da sık sık böyle şeyler olur bana, özellikle de kendi kendimle ve hayaletlerle bir hesabım varsa...

"Eline al şunu," dedi, yazı masasının üzerindeki kalemi göstererek.

Yerimden kımıldamadım.

"Al şunu dedim sana," dedi, dudakları kımıldamamıştı ama ben ne dediğini anlamış tım. "Ne yapacağım kalemle?" diye sordum korkuyla karışık meraktan.

"Ne yapılacağını bilirsin sen. Aptal numarası yapma, al şu kalemi, hadi kımılda."

Kalemi elime aldım ve kırarcasına, sıkı sımsıkı tutuyordum...

Yatağa, onun yanına döndüm. Yatakta sere serpe, çarşafı bedenine sarmalamış, ama örtünmeden uyuyordu. Dudakları aralıktı ve kirpikleri bir kızınki gibi upuzundu. Çok güzel bir kız çocuğuna benziyordu.

Bedenine yaklaşarak kalemin ucunu göğsüne yaklaştırdım, boydan boya yarmak amacındaydım. Yemek, ama sindirmeden midemde tutmak.

Daha da yaklaştım, uzun uzun baktım ve gözlerim yaşlarla doldu. Kalemin ucunu göğsüne değdirdim, hafifçe deldim ama dibine kadar bastırmadım. Beliren kırmızı kan damlası, bembeyaz tenine renk katmıştı.

Aklıma bir şarkının nakaratı geldi: "Belki kural dışı ama, bedenindeki morluklar şık bir elbise gibi yakışıyor sana…"

Hemen uyandırdım aşkımı. Açtığım bedenimde ki kanayan yarayı kapatması için...

Beni sevdiği, bana sıkıca sarıldığı zaman, aşkını ve umutsuzluğunu benim çılgınlığımda boğduğunda, "Lütfen beni bırakma canım" diyordum, o anlarda güzel ellerini tenimde duyumsamak ne kadar da güzel...

Çılgınlığım şaha kalkmıştı ve kulaklarımda yankılanan sesin yarattığı esintiyle daha da ayaklanmıştım. Silip süpüren, temizleyen, ferahlatan bir esinti değildi bu, bu eski nefesleri, eski kırıntı ve artıkları taşıyan, eski anıları, hayaletleri sürükleyen bir rüzgârdı.

Ve sonra yok olduk.

Ve sonra o yok oldu.


Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

23/7/2008 - Heykel...


Yıllar önce hatırlıyor musun bilmiyorum ama evimizin salonunda bir niş vardı. Nişin içinde eski bir yunan heykeli olduğunu anımsıyorum. Hatırladığım kadarıyla, annesi ve kucağında tuttuğu bebeği de kanlar içinde olan bir heykeldi... Her ikisiyle de sessizce konuşurdum, sen yan odadan yanıma gelip kiminle
konuştuğumu sorardın. O an sen yokmuşsun gibi davranır, senin anlamadığın bir dilde konuşmamı sürdürürdüm. Birlikte gittiğimiz bir davette uzman olduğunu öğrendiğimiz kişiye durumumu anlatmıştın. O da sana sesimi teybe kaydetmeni söylemişti.

Sen sesimi kaydettin ama sonradan dinlediğinizde sesin çekildiği kasetin boş olduğu anlaşıldı. O zaman sende bana konuyu açmış ve ikimizde karnımız ağrıyıncaya kadar gülmüştük...

Yazı yazmaya başladım ve içimde bir şeyler kımıldadı... Yazdım, yazdım, yazdım, çok yazdım ve sonunda ikimizin olduğu bir dünya oluşturdum kendi iç dünyamda...
Ve o özgürleştirdiğim şey bana geri geldi ve beni ele geçirdi...
Öldürürcesine...

Artık korku beni avucunun içine almış sayılır. Korku nöbetlerimin durduğu tek bir anım yok gibi. Yazı yazarken titriyorum, yemek yerken titriyorum, suyun altında bedenimi ıslatırken titriyorum, sana bakarken titriyorum, sesini işittiğimde titriyorum, göğe dalgın dalgın bakarken titriyorum, Adana semalarında kuş sürülerinin desen çizerek uçmalarını seyrederken titriyorum... Pencereden saatlerce onları izliyorum. Fırdöndü gibi döne döne uçuşlarını, önce sağa, sonra sola doğru uçmalarını, koca bir tüy yumağı olmalarını, daireler çizmelerini, hortum gibi girdaplar yaratmalarını en sonunda da pike yaparak aşağıya, hızla aşağıya düşmelerini, ağaçların yapraklarının arasına gizlenmelerini seyrediyorum.

Titriyorum. Dışarıda bütün bunlar olurken titriyorum...
Titriyorum çünkü dışarıda bütün bu hayat yaşanırken ben onun içine giremediğim için, o hayata katılamadığım ve nasıl yaşanacağını bilemediğim için titriyorum...

Ben, yalnızca içimde akıp giden yaşamla ilgileniyorum, ona dönüğüm, ona bakıyorum... Bu karanlık, bilinmeyen, başkalarınca anlaşılmayan dünyayı kendi içimde yaşamalıyım, çünkü içimin en ücra köşesinde yüreğime kazıdığım sen varsın...

Senin beni yaşatabileceğini ve benim gün be gün ölmeme izin vermeyeceğini biliyorum. Ama şu anda zamanın bana yaptığı, beni tek vuruşta, tek bir yumrukta öldürmekten bin beter...

Yatakta yüzükoyun yatıp yüzümü yastığa gömüyorum, kollarımı başımın arkasına doğru atıp yavaşça saçlarımda gezdirmeye başlıyorum... Sonra aynanın karşısına geçip, saçlarımı yavaş yavaş ve özenle tarıyorum, ellerime küçücük saç tutamları geliyor...
Bedenim yay gibi gerilmiş, kollarım duruşum nedeniyle gücünü yitirmiş durumda. Kendimi, kendi ağında tuzağa düşmüş bir örümcek gibi hissediyorum...

Geceleri sen uyurken saçlarını taramak istiyorum, o anlarda sana sonsuza dek bağlanmanın ne kadarda tatlı bir şey olduğunu düşünmek istiyorum...
O zaman her gece yada bu gece örneğin, yanına uzanır, gözlerini yumduğunda yavaşça, sessiz sessiz saçlarını taramaya başlarım...

Böylece kurtulmuş olurum. Kurtulmuş oluruz, bu hayat denen sonsuz karmaşadan...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

15/5/2008 - Gösterim...

 

 

 

 

 

Bu akşama özel bir gerginliğim yok, tam tersine üzerimde bir

durgunluk, umursamazlık var ve ne zaman geçeceği hakkında da en ufak bir fikrim yok. Herkes zıpzıp zıplıyor, kimi korkudan kimiyse mutluluktan. Bense perdenin arkasına saklanmış salona girenleri gözlüyordum. Dikkatimi Esra’nın gelip gelmedigi üzerine yoğunlaştırmıştım. Göremedim...

 

Sahne düzenleyici, başlamak üzere olduğumuzu söyleyerek beni sahne arkasına çağırdı. Salonun ışıkları söndü, sahneninkiler yandı. Yayından fırlatılmış ok gibi sahneye girdim. Ortaya, tam tamına, provalar sırasında yönetmenin binlerce kez rica etmesine karşın benim hiç beceremediğim bir biçimde fırladım. Sahneden Esra’yı görmeye çabaladım ama başarılı olamadım. Bu nedenle oyunun bitmesini bekledim. Selamlamalar, alkışlar... Kapanmış olan perdenin arkasından, onu bulabilmek için, misafirleri inceden inceye izlemeye devam ediyordum...

 

Sonra gördüm onu, yüzü neşe içinde aydınlanmıştı, deliler gibi alkışlıyordu. O, biraz da bunun için hoşuma gidiyor, çünkü çok doğal, çok kendi gibi ve neşeli. Her şeyiyle özel biri olması insanı

coşturuyor. Yüzüne baktığında, onun kendiyle böylesine barışık olmasından ötürü insanın içine huzur doluyor.

 

Esra’da gördüğüm şey yalnızca onun bedeninin çekiciliği, tensel çekimi ile ilgili değil, evet, aynı zamanda da duygusal, ruhsal nedenlerim var. Onu bir bütün olarak beğeniyorum. Beni kendisine çekiyor, uzun bir süredir fantezilerimin başoyuncusu olmaya başladı.

Aşk, usanmaksızın aradığım şeydi ve ben onu dünyanın en tatlı bayanının gözlerinde buldum...

 

Gözlerim yaşlı küçüğüm, uçsuz bucaksız bir neşeyle ağlıyorum...

Mutluluğun ve neşenin var olduğuna hep inanmışımdır. Bir insanda değil, bir insanın bakışlarında yakaladım...

 

Onu telefonla aradım, çok tatlı bir sesi var. Neşeli ve rahat; hüzünlü ve acıklı olan benimkinin tam tersi. Biraz konuştuktan sonra çözüldüm ve güldüm...

 

Onu görmek istiyordum çünkü dün gece uykuya geçmeden önce onu sık sık düşünmüştüm. Kendisi fotoğraftan çok daha güzel ve tabii canlıydı. Yüzüne baktım ve güçlü bir öpme isteği duydum, öylesine güzel ki insanda, bu eşsiz güzelliği öpme isteği uyandırıyor, sonra da, gözlerini, yanaklarını, ağzını...

 

Evet, şimdi biliyorum, onu arzuluyorum. Sıcaklığını, tenini, ellerini, fısıldayan sesini arzuluyorum. Başını okşamak, nefesimle o adacığını ziyaret etmek, tüm bedenine yayılacak bir şenlik düzenlemek

istiyorum. Bununla birlikte tutukluğumun doğal olduğunu biliyorum, benim için yeni bir şey...

 

Onun da benimle aynı duygular içerisinde olduğunu ileri süremem, belki de öyledir ama ben bunu henüz bilmiyorum...

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

1/5/2008 - Şömine...

 

 

Gözlerinde nedenini bilemediğim bir heyecan pırıltısı vardı, ara ara gelip gittiğini hissettiğim incecik bir duyguydu bu... Yol boyu sessizlik egemen oldu. Kırlara doğru gidiyorduk, rahatsız edilmeyeceğimiz tek yer orasıydı. Zeytin ve çam ağaçlarıyla çevrili eski bir taş evdi. Uzaktan, bu mevsim artık cansız olan üzüm bağları görülüyordu. Rüzgâr öyle sert esiyordu ki, demir bahçe kapısını açmak için indiğimde kurumuş yapraklar arabanın içine doldu, birkaç tanesi geldi saçına yapıştı.

 

Soğuk ısırıyordu... Havada, uzun zamandır su altında kaldığından çürümeye yüz tutmuş yaprakların ve ıslak toprağın kokusu vardı. Çantana sımsıkı sarılmıştın ve yüksek topuklu çizmelerinin üstünde dik dik yürümeye çalışıyordun.

Çizmelerinin derileri soğuktan daha da büzüşmüşlerdi ve kendi kendine iyice  dar geldiğini mırıldanıyordun...

 

Burnum donmuştu ve yanaklarım uyuşmuştu. Çocukların yazın, oyun olsun diye tahta üzerine isimlerini kazımaları gibi, üzerine isimlerin kazınmış olduğu ana kapıya geldik. Kazınmış isimler, zamanın kimlerle nasıl geçtiğini anlatır gibiydi. İleriki hayatlarında mutlu olabilmişler miydi yada hayat onları farklı farklı kaderlerin içinde mi yaşatmıştı bilinmez ama tahta kapının üzerine isimlerini kazımışlardı her şeye inat...

 

Küçüğüm,

Odada yanan şöminenin ateşi gözlerini aydınlatıyor ve parıldatıyordu. Ben iki büyük kütük ve dal parçaları ile içeriye girdim. Şömineyi yakmaya ve ortamı daha hoş ve rahat kılmaya çalışıyordum. "İçimi daha önce hiç tanımadığım rahatlatıcı bir sıcaklık kapladı" demiştin, gözlerinde yanan şöminenin alevleri görünüyordu o anlarda...


Sanki gözlerim etrafın loşluğunu bambaşka görmeme neden olmuştu, sanki şimdiye kadar bedenimde hissettiğim, tenime baskı yapan bu tutku uçup gitmiş ve kendi isteklerinin dışında ellerime düşmüş yüreğim avuçlarımın içinde ve sımsıcak hissettiğim bir şey, avuçlarımda hareket ediyor, duyumsadığım şey "kan"...


Ben şöminenin yanındaki koltukta, sen ise şöminenin tam karşısında üzerinde mor kaşmir bir şal var, birbirlerine âşık iki ruhun o dingin anlardaki bakışlarıyla zenginleşen bir aydınlık yaşıyoruz. Ağzımızdan çıkan hiç bir söz yok ama gözlerimizle birbirimize adeta "seni seviyorum" bakışıyla bakıyoruz ve tenimizde şömineden yayılan hafif duman yanımızdan bizi okşayarak geçiyor...

 

Sonra şöminenin kor ateşinden kızışmış tenin ile seni izlemeye devam ediyorum o anlarda sadece iki şey var, biz ve birbirimize tutunduğumuz yalnızlığımız...




 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Gülce...

Blinkyou.com



esra ESRAŞKIM SENİ SEVİYORUM.

cursor


www.bigoo.wswww.bigoo.wswww.bigoo.wswww.bigoo.ws
Glittery texts by bigoo.ws

Aslı Güngör feat. Ferhat Göçer - Kalp Kalbe Karşı.mp3 - yes